7 Ekim 2017 Cumartesi

Geçiyor

GEÇİYOR

Dönüp duruyor dünya
Geçiyor, bitiyor zaman.
Tik tak sesi kulağında
Ömür geçiyor.

Söylediğin söz orada kalmıyor,
Uçup gidiyor göçebe bir kuş gibi.
Yeri uzak, yakın; zamanı şimdi, sonra farketmez
Ömür geçiyor.

Yazıyorsun bir yazı
Zamanı gelince koyuyorsun son noktasını
Başlayan bir şeyin elbet sonu geliyor,
Baksana ömür bile bitiyor.

Açılan gözler kapanıyor,
Kavuşan eller ayrılıyor,
Güneş bile bulutun arkasında kalıyor,
Ömür geçiyor.

Verilen anın kıymetini bilmeli,
Ağızdan çıkana dikkat etmeli.
Herkesi, kendini olduğu, olduğun gibi kabul etmeli.
Çünkü zaman hiç beklemiyor.
Ömür geçiyor.


                                                                 Fatma Pınar ÜNER

2 Ekim 2017 Pazartesi

KANITLA

  KANITLA

 Farklısın.Kimseye benzemiyorsun.Değerlisin.Güçlüsün.Kimse mahkum edemez seni yere düşüp orada kalmaya.Gücünün farkındasın.Her düşüşte yeniden kalkacaksın.En derini boylarsan bekle, çıkışın en yüksek kademeye olacaktır.Yaşıyorsun, bu hayattasın.Aç gözünü, bak etrafına.Her şeye, herkese, bitkiye, böceğe.
 Varlığını kanıtla! İfade et kendini kelimelerinle, okuduğun kitaplarla, izlediğin filmlerle.Her geçen gün kendine yeni bir şey kat.İlerle, geliş, değiş ve asla bundan korkma.Korkmak sadece seni olduğun yerde sektirecek.Dışarı çık ve yüzleş her ne senin gözünde dev olmuşsa.Topla saçını, yıka yüzünü, sil çamura batmış ayaklarını, alnından akan teri.Toparlan.Bir an önce.Kimse seni kaldırmaz.Sen kendi bacaklarında bulacaksın o gücü.Ellerinle destekleyeceksin bedenini.Tam da itildiğin yerden destek uygulayacaksın ve kalkacaksın.Seni itenler arkalarına bakmadan giderken sen düştüğün yerden kalkıp kendi yoluna cesurca koşacaksın.Kimse seni desteklemeyecek belki de.Elinden tutanın da olmayacak.O anda kendi gücüne ulaşacaksın.Hayatta kalmak zorundasın.Unutma, hala hayattasın.Seni öldürmeyen şey güçlü kılar.
 Bağıracaksın.Delicesine, haykıracaksın denize içindekini.Kimileri bir fısıltından anlayacaklar seni, kimileri dağları yırtarcasına bağırsan bile duymayacaklar sesini.Kimseye kendini sevdirmek zorunda değilsin.Ama varlığını kanıtlayacaksın.Orada olduğunu, ezilmeyeceğini, yıkılmadığını, dimdik ayakta durduğunu görecekler, ezberleyecekler, imrenecekler.Seni düşürmek isteyenler bir süre sonra kendiliğinden atlayacaklar çamura, dayanamayacaklar.
 Zarar veren mi var? Hayatından çıkaracaksın.Zor mu? Her zorun arkasında emin ol bir güzellik vardır.Bir iş ne kadar zorsa, sonucu o kadar tatlı olacaktır.Seni çekemezler, seni düşüremedikleri çamur bataklığından parçalar alıp sana atmaya çalışırlar.Sonuçları nafile.Başaramazlar.Sen ayaktaysan, hala kendine güveniyor ve gücünün farkındaysan düşmemişsin demektir ya da kirlenmemiş.Kanıtla kendini.Ben düşmedim, hala dimdik buradayım de! Duruşunla, bakışınla, sözlerinle, başarınla ez onları.Kötü düşünenler, kötü sonuca elbet mahkumdur.
 Masum duygular taşırsın içinde.Ama gün gelir bir kirli el dokunur ona.Kırar seni, üzer.Bir rüzgar gibi savurur seni, kenara atar.Kendine gelemezsin.Karanlıkta, çaresiz hissedersin.Kimselere duyuramazsın sesini.Bu da yaşanacak.Yaşanması kadar da doğal bir şey yok.Ama takılıp kalmayacaksın.Bir kez daha aynı sebepten dolayı o yeri boylamayacaksın.Eğer kopamazsan seni koparacaklar.Temiz yüreğini, saf kalbini ellerine alıp oynayacaklar.Güzel bembeyaz bir papatyasın.Seni oyun uğruna koparıp, yapraklarını kaldırımın sert yüzüne çarptıracaklar sen kendini bırakırsan.Tutun son kalan gövdenle toprağa.Asla bırakma köklerini.Kopartma hayata bağımlılık yerini.Bu hayat senin için var.Sen onu dolu dolu yaşa diye.Pişmanlıkların olmadan, keşkelerin kalmadan yaşa diye var.Sen de bu kurala göre oynayacaksın.
 Zor.Zor gelecek doğal olarak.Hayatta yaşamak kadar zor bir şey varsa o da kendi deneyimlerinle elde ettiğin doğrularını bu hayata geçirmek.Ders alıyorsun her seferinde, alacaksın da.Bunu artık uygula.Ne gerekiyorsa yap.Olması gerektiği gibi, kolay olduğu tarafından değil.Gerektiği gibi.Çok zor geldiyse ara ver kendine kimi zaman.Al kalbini, aklını eline ve son kalan yırtık pırtık paltonu git deniz kenarına.Haykır denize aşkını, öfkeni, üzüntünü.Yutsun o seni sıkan şeyi.Hapsetsin kendi içine.Kokusu seni toparlasın.Dalgalarının kıyıya vuruşu her seferinde sana güç katsın.Üzerine vuran o ayın ışığı içine umut doldursun.O akşam zor geçecekse de bir sabahı olacak.Her gecenin bir sabahı olduğu gibi.
 Unutma her şey geçecek, herkes günü geldiğinde hayatından çekip gidecek.Sana verilen bir an var.Bunu olduğunca iyi kullan ve sonuna kadar yaşa.Düş, kalk, savrul, toparlan, sev, sevil, üzül, sevin… Ama bunları sonuna kadar yaşa.Bu duyguları kaybetme sakın.
 Kendini aklınla, duygunla, düşüncenle, yaptıklarınla, söylediğin sözlerle kanıtlayabilirsin.Artık her elinde olan anın farkına var ve kendine bir fırsat olarak çevir.
 Sen bu hayattasın, yaşıyorsun.Gücünün farkına var.Hakkın olanı al.Sesini çıkar.Kendini ifade et.İçine sakın atma.
 Sen başaracaksın.
 Kendini kanıtla.

                                                                                                            Fatma Pınar ÜNER

  

2 Eylül 2017 Cumartesi

İncesu'm

İncesu’m

 Memleket çok daha farklı benim için.Ona giden her yol, ona çıkan her sokak, onu bana yakın yapan her yolculuk apayrı bir keyif hayatımda.
 Burada huzur buluyorum, rahat, kendim gibi hissediyorum.Ben oluyorum burada geçirdiğim her dakikada.Kendimi buluyorum yeniden.Kokusunda mı, taşında mı toprağında mı? Büyüsü hala bozulmadı benim için, bozulmasın da.Bayramda babaannemin kapısını heyecanla çalışımı, komşularımla kucaklaşmayı, bahçesindeki toprakla bir bütün olmayı, minik büfesinden ufacık bir sakız alıp hesaba yazdırmayı hiçbir şeye değişemem.Bu ayrı bir keyif.Burası çok başka.
 Bu yazıyı yazarken de bayram amacıyla toplandık ailecek burada.Her şey çok sıcak, o ufak kargaşa içinde de mutlu oluyor insan.Küçük kuzenlerin yeni şeyler keşfetmesi, babaannemin eline kondurduğum öpücük, amcalarımın bana verdiği güven…
 Her şey, herkes iyi burada.Temiz, kötü düşünceden uzak, olması gerektikleri gibi.Küçüklüğümden beri yollarını, sokaklarını ezberlediğim burada aldığım her nefeste küçüklüğüm kokuyor burası.Buraya aitim, kalbimin bir kısmı hep burada kalıyor İstanbul’a dönsem de.
 Memleket çok başka,
 Bu sıcaklık sadece burada,
 Nereye ait hissediyorsanız kendinizi gidin ve orayı sevin.
 Hayatı doya doya, en içten duygularınızla, doğduğunuz yerde yaşayın, hissedin.
 Ufak bir tavsiye…
                                                                                               Fatma Pınar ÜNER

25 Ağustos 2017 Cuma

Sen

 Bu hayatta tek önemli varlık var.O da SEN.Tüm gün ne olursa olsun odanın kapısını kapattığında bir tek kendin olduğunu, bu hayatta kendi ayaklarının üzerinde durduğunu anlıyorsun.
 Tabi ki insanlara saygı duy, onları önemse, sev.Ama doğru insanlara hakettikleri değerleri ver, yoksa sen yoruluyorsun.Yorma kendini boşuna.Hayat kısa, geçecek ömür.Geçtikten sonra yapmak isteyip yapamadığın, düşünmek isteyip düşünemediğin, söylemek isteyip de söyleyemediğin ne varsa önemsiz olacak.O yüzden zamanında yap ne yapacaksan.Belirli bir seviye ve kurallar içinde.
 Bu hayat senin.Kendi hayatının kalemi sensin.İstediğin şeyi yazıp, yönetebilirsin ama sonucuna da tıpış tıpış katlanacaksın.İyi düşün, sonuna kadar hisset duygunu, kapa gözlerini, derin nefes al ve yaz yeni bölümünü hayat kitabının.Ama kural, tükenmez kalemle yazılacak.Geri dönüp silemezsin, değiştiremezsin.Ne olduysa o.Kabul edeceksin.İleride yazacakların ona bağlı olmayacak pişmansan.Aynı hatayı bir daha yapmayacaksın.Yaparsan tükenmez kalemin mürekkebine yazık.Sende yarım kalan duygulara, boşuna kafa patlatmalarına yazık.
 İnsanlara hükmedemezsin.Düşünceleri değişebilir ama kendileri isterse.Davranışları değişebilir ama kendi istemeleriyle.O dışarıdaki insanları kabulleneceksin.Başka seçenek yok.Kabulleneceksin ama hayatına sokup sokmamak senin elinde.İstemediğin ve rahatsız olduğun ne varsa bir saniye bile katlanma artık.Zorunda değilsin.Bırak gitsin.
 Eğer kötü düşünceleri düşünürsen ya da kötü olaylara hep maruz kalırsan, o zaman bedenin, aklın hep buna alışır ve hep böyle olacağını sanar.Oysa ki hayat bir çok yeni olaylar, yerler, insanlarla dolu.Kendine değer ver.Kendine saygı duy ve kendine dön.En iyi çözüm budur.
 Hayat kısa ama güzel.Onun yönünü çizmek senin elinde.Kendine güven.Kendinin farkına var.SEN güçlüsün ve istediğin her şeyi yapabilirsin.Kimsenin sana müdahale etmesine gerek yok.Sen doğru kararları zaten verirsin.
 Ama en önemlisi sakın ailenin değerini unutma.Hiçbir zaman.Ne olursa olsun ailen en başta olacak.Onlar sana ne derse desin, nasıl davranırlarsa davransın senin bu güzel hayatı yaşaman onlara bağlı.Onlar senin canın, SEN onların canısın, onları üzme, her olayda onlara yakışır hareketler sergile.Ne olursa olsun, dışarıdaki insanlar bir yere kadar.Ama aile her zaman seninle.Sahip çık en yakınındakilere.
 Eğlen, gül, sevin, mutlu ol, bağıra çağıra belli et mutluluğunu, sımsıkı sarıl sevdiklerine, üzül zaman zaman, ağla değiyorsa, kararsız kal, şaşır, kork.Tüm duyguları enlerde yaşa.
 Sonra hemen toparlan.Hayatta olduğunu unutma.Kısa olduğunu yaz bir kenara.Ona göre yaşa.
 Senin olan, sana gelecek.
 Bir şey olmuyorsa zorlama.
 Hayatını akışına bırak.
 Çok büyük konuşma.Hayat anlıktır.Değişebilirsin.
 Yaşamaktan korkma.Hayata bağlan.Güçlü dur, güven kendine.
 Önemlisin, bu hayat senin, tadını çıkar.
 SEN yaşa hayatını.
 Ama her zaman,
 Yaptığın her şeyde, düşündüğün her düşüncede, söylediğin her sözde SEN gibi ol.

 Kendine bir not.
 Sevgiler...


                                                                                  Fatma Pınar ÜNER

17 Ağustos 2017 Perşembe

Kahve Kokusu

 Çekirdekten yeni çekilmiş kahvenin kokusu...
 Türk kahvesinde ayrı, filtre kahvede bir ayrı, yok günümüz popüler yaşamının İtalyan yapımı cappuccinosunda, lattesinde daha da farklı.
 Fotoğraflarda estetik uyandırır çoğu zaman.Aynı kareye kitap eklemeden o fotoğrafı paylaşma kuralına uyulmuş sayılmaz, ha bir de gözlük üçlemesi tam olur.
 Dinç tutar insanı kahve, uykuyu bozar, yatağa yatırmaz, şekersiz türk kahvesi de sert çarpar insana.Rüyadan uyandırır, gözünü açar, aklını başına getirir, konsantrasyonunu toplar.Fallarla birlik olup gelecek kaygısı, falcılara ekmek parası olur kimi zaman.Sipariş vermesi bile elittir kahvenin.Sütle yumuşatılmış, yumuşak içimli, sade, iki şekerli, bol köpüklü... Say say bitmez.Gittikçe de artacak gibi gözüküyor çeşidi de, sipariş verme şekli de.
 Bazen de başarılı bir iş adamının hızlı ve pratik kahvaltısı, yeri geldiğinde altın günlerinin ağız tadı, genç arkadaş gruplarının sohbet kaynağı olur.Bir şekilde insanları bağlar yani, hoş sohbetlere anahtar olur.Evi silip süpürmekten yorgun düşmüş bir yardımcının balkonda iki dakikalığına yaptığı keyife arkadaş olur.
 Şimdi balkonda bana eşlik ediyor bir tanesi de.Yazmama yardımcı oluyor, ilham veriyor bana belki de.

                                                                                                            Fatma Pınar ÜNER 

26 Temmuz 2017 Çarşamba

GÜCÜNÜN FARKINA VAR

 Hayatta yaşam savaşı veriyor herkes.Bu hayat öylesine karmaşık ki kimse monotonluğa, sabit bir duygu-düşünce anına sahip olamıyor.
 Hayat zor.Ama esas mesele şu ki onu zorlaştıran tam da biz, insanlar.Kişi, kendi kafasından kurdukları kadar var.Kısacası hayalleri kadar.Çoğuları düşünüyor, çok azı hayata geçiriyor.İşte burada da hayatın anlamı, zorluğu, değeri kişiden kişiye göre değişiyor.
 Kimi zaman yepyeni kararlar alıyorsun.Sonra tam bu sefer oldu derken bir anda her şey yerle bir oluyor.Kimi zaman tam da artık bitti derken kül olmuş olaylar, duygular yeniden canlanıyor.Belki de hayat her zaman ne olursa olsun yine de bir açık kapı bırakmak gerekir diyor.
 Siz ne düşünüyorsunuz? Hemen yakıp yıkılmalı mı her şey? Bir kibritle dağılmalı mı eskiler? Duygulara, harcanan zamana ne olacak? Yazık olmasın, olmamalı da.Belki de diğer yandan aniden bir an önce çöp edilmeli, yerle bir edilmeli bizi acıtan şeyler.Ne kadar çabuk kurtulursak o kadar çok yaklaşırız esas altta saklanmış, üstü tozlanmış mutluluğa.
 O mutluluk hiçbir zaman gitmesin içimizden, kalbimizden.Sevgi de, özlem de aşk da... Hepsi o kadar değerli ve özel duygular ki... Hakedene vermek, onlara sahip çıkmak ve onları özenle korumak gerek.Üstlerine düşülmeli, her tehlikeden uzak tutulmalı, tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi.Bu duygular olumlu olumsuz sonuçlar doğursa da bize insan olduğumuzu, yaşadığımızı hissettiriyor.Bazen sıcak havada üzerimize atılan bir kaç su damlası gibi bizi dimdik, zinde tutuyor.İçimizdeki bizi bize hatırlatıyor.
 Yıllardır peşimizdeki ve bir ömür de bizle devam edecek içsel gücümüzü ortaya çıkarıyor.Ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, bize neler söylenirse söylensin, HAYATTAYIZ!
 Ayrıca bu kısa süreli ve sayılı günlerle geçen ömrümüzde güçlü olduğumuz kadar, zorlukları korkusuzca, ümitsizliğe kapılmadan göğüslediğimiz kadarıyla varız.
 Unutmayalım ki çok istediğimiz bir şey olmuyorsa, gün geçtikçe acı çektirmişse onu orada, tam da çoktan sararmış bir yaprağın yeşillenmesine ümit vermek gibi duygularımızın ve mantığımızın en uca kaydığı noktada bırakmak lazım.
 Hayat kısa, sana güçlü bir sen lazım.Ayaklarını yere basman lazım.Kendine güvenmen ve her şeye karşı dimdik durman lazım.
 Bu dakikadan sonra bırak gereksiz, işe yaramaz, yanına yakışmaz insanları, olayları ve bak yoluna.
 En azından BEN öyle yaptım!

PS:Şu anda Sabancı Üniversitesi'nin yaz okulunda odamdaki ranzadan çıkıyor tüm sesim.Size bu cümleleri iletebiliyorsam sevgili kuzenim Aslı'ya da bir teşekkür borçluyum on dakika diyip yarım saat bilgisayarını işgal ettiğim için:)

                                                                                                                      Fatma Pınar ÜNER

                                           

5 Temmuz 2017 Çarşamba

En iyisi kendini dinlemek

Gecenin bu saatinde kahve eşliğinde yazı yazmak geldi içimden.Konuyu ben de bilmiyorum, sormayın.
 Zaten hep geceleri sevdim ben.Ay ışığını, yıldızları, sessizliği…Gri ve mavi karışmış şu an gökyüzünde.Baktım, baktım.Baktıkça hep uzaklara daldım.En güzeli de bir yıldız kayması umuduyla gözünü yukarıdan boynun kırılana kadar ayırmamak.Hep yıldızların parıldayışını gördüm, sanki hepsi göz kırparcasına ışıldıyor bana.En çok da aya takılı kaldı gözüm, her zamanki gibi.Zaman zaman keyfi çok yerindedir, tamamını gösterir, bazen kızar yarısını gösterir, diğer yarısını kaçırır benden.
 Ama hiç değişemeyeceğim anlardan birisi de memleketimde, güzel İncesu’mda, sokakta sadece başıboş gezen köpeklerin tıkırtısını duymaya başladığım zamandaki, kafa boşalttığım, kendimi dinlediğim dakikalar.Ne bir araba, ne bir insan sesi.Evdekiler uyumuş, ben sadece kendimle kalmışım bir başıma.
 Oturur yargılarım kendimi işte böyle zamanlarda, değerlendiririm her şeyi, herkesi.Düşünürüm, özlerim belki.Belki yeniden hüzünlenirim, belki dudağımın kenarında ufak gülümseme belirir…Düşünmek, hatırlamak, yeniden o anı yaşamak güzel şey bence.Uçsuz bucaksız hayalleri düşünmek de en keyiflisi.Belki masmavi denizde olursun, belki yemyeşil ormanda, belki burada olursun, belki de sevdiğinin yanında.
 Ama en iyisi kendini dinlemek.
 Sessizliğin sardığı, içindeki senle kaldığın anda.

                                                                                         Fatma Pınar ÜNER

2 Nisan 2017 Pazar

CAN CANA, KALP KALBE



 "Dostluk illa yan yana diz dize olmak değildir... Asıl can cana, kalp kalbe olmaktır." demiş Mevlana .Araya kilometrelerce yollar, saatleri takip etmekten yorulacağımız zamanlar, beklerken her geçen günün bizi yaşlandırdığını hissettiren anlar girse de değiştiremez dostluk bağını.Bu dostluğun varlığıyla sürdürülen bir yaşamın sonlarına doğru yaklaştığında da eski tozlu rafları birlikte kurcalayabileceğin can yoldaşınla eskileri yad etmek, kimilerinin unutulmaz bir tat bırakır damağında.
 Karşıdaki tabloda iki çocuk beliriyor hemen.Birinin saçları sanki güneşi kıskandıracak derecede sarı, diğerininki odanın ışıkla tamamen bağlantısı kesildiğinde kaldığı gibi kapkara, simsiyah.Bu iki çocuğun konuşması ne olabilir? "Bugünkü mavi arabanı çok beğendim, bana bir gün ödünç verir misin?" "Keşke kocaman bir ayıcığım olsa!" "Bir gün ben de büyüyeceğim." "Annemler hep bunu der ama anlamam için zaman gerekirmiş."gibi gibi... O yaşlarda savaşılan zorluklar ya bir oyuncak için ya daha az uyuyup daha fazla oynamak için anne babaya timsah gözyaşı dökme, mutluluğun yolu yepyeni bir ayakkabıya sahip olma, okulda öğretmeninden aferin duyma, çekilen üzüntülerin sebebi de anca daha fazla misket oynayamama, arkadaşlarının seninle yemeğini paylaşmaması olabilir.Ama bu sorunlar minik dünyalarında çığ gibi gözükürken, en önemlisi de en azından bunları paylaşabileceğin birinin yanında olmasıdır.Yakınındaki sana her gün koca gözlerle dikkatli bakan, her sorununa ortak olmaya çalışan kişi senin ailenden sonra gelen en büyük güven kaynağıdır.Seni sever, sevgisini hiçbir sözcük anlatamaz, yeri geldiğinde seni acımasızca yargılar çünkü bilir ki o sözler seni kendine getirecektir, yeri geldiğinde de senin gözünden dökülen iki yaşsa aynı anda onun için de üç damla dört damla dökülür.Seni senden daha çok sever, senden daha çok üzülür yeri geldiğinde, bazen de seni korur, sahiplenir o kimse.Sonra neler oluyor biraz önceki resme?Yıllar geçiyor aradan.Artık o eski minik kafalar, küçük eller kalmıyor yerinde, tabi o çığ gibi sorunlarımızın da yeller esiyor yerinde.Ama hep aynı gülümsemeler, hep aynı el sıkışmalar, hep aynı o destek vermek için sırtında hissettiğin el.O sıcaklık asla değişmemiş, o koca gözlerin parıltısını kimse söndürememiş.Bu sefer de kurulan cümleler ne oluyor? "Bu sene de emekli maaşımıza zam gelmedi be!" "Bizim hanım sıcacık yemek yapmıştır şimdi.""Oğlanın harçlığını yetiştirmek için çabalıyoruz bi de işte." "Hani nerede o eski hallerimiz?" Böyle derken kişiler değişmez, yer her zaman o aynı toplanma noktanızdır aranızda.Zaman geçer, düşünceler gelişir sadece aranızda.
 O iki tabloda araya kim bilir kaç kilometre yol girmiştir.Ama bu iki tablodaki en önemli düşünce her zaman, her şekilde can cana, kalp kalbe durabildiğin, herşeyini paylaşabildiğin, sımsıcak elini tutabilmektir.

                                                                                               Fatma Pınar ÜNER

26 Mart 2017 Pazar

Hayalinin peşinden git




 Olmuyordu, asla onun kadar güzel kaşlara, gözlere sahip olamayacaktı.Hele rüzgarda narince salınan saçlarına o kadar özeniyordu ki...
 Sınıfta neden onu hep dışlıyorlardı? Neden yanlarına almıyorlardı? Sanki onlardan bir farkı vardı, bir eksikliği, hep böyle düşünüyordu Lal.Sadece ailesinin bildiği bir sırrı vardı ve bunu hayatı boyunca taşımak zorundaydı.Başkaları tarafından bilinip dalga geçilmesinden çok korkuyordu ailesi, ve kızlarının kendini üzüp, çaresizlik içinde yaşamasını istemiyorlardı bu yüzden ona asla söyleyemiyorlardı.Anne ve babasının yanında güçlü durmaya çalışırken, geceleri her yatağa girişinde gözünden bir kaç damla yaş eksik olmuyordu.Dua etmekten başka yapabileceği yol yoktu Lal'in.Çünkü anne ve babasının ona söylemediği şeyi her defasında onlara soruyor, karşılığında da" Hep hedeflerinin peşinden git, seni hiçbir şey yıldıramayacak!" cevabını alıyordu.Ama anlamıyordu.Dışarıdaki insanlar onu gördüğünde gözlerine hakim olamadan direk kollarına çeviriyorlardı bakışlarını.Lal onları da anlamıyordu farklılığını hissetmiyordu.
 Hayatında tek bir tutkusu vardı.Yuzme.Seneye 10 yılda bir yapılan bir yarışma vardı.O yarışmada okulunu temsil etmek için her gün antrenmana gidiyordu, fazla yormadan.Koşullar ne olursa olsun, kurallar nasıl çizilmişse çizilsin onu bu tutkusundan kimse, hiçbir şey ayıramayacaktı.Küçüklüğünden beri su ona güç veriyor gibi hissettiriyordu, kendini rahatlamış hissediyordu o.
 Minicik parmakları, ayaklarıyla suda can buluşunu ailesi gözleri yaşlı izlerlerdi ona göstermeden.Özel hocalar tutuyorlar, en iyi şekilde onu besliyorlar ve yarışmada birinci olması için ellerinden geleni yapıyorlardı aile olarak anne ve babası.Lal de her gün üşenmeden annesinin sımsıcak öpüşüyle erkenden kalkıyor ve havuzda buluyordu kendini.Çok çalışıyordu, spor onu gün geçtikçe mutlu ediyordu, yüzüne canlılık katıyordu.Her gün sporun faydalarıyla alakalı minik paragraflar okutuyordu annesine ve babasına anlayabildiği kadarını anlıyor, soruları olunca antrenörüne soruyordu.Spor için verdiği bu savaş onu hayata bağlıyordu.Gün geçtikçe yarışma yaklaşıyordu.
 Her hafta gittiği beyaz önlüklü ablası ona çikolata verdikçe, olumlu konuştukça ailesi mutluluktan ağlıyordu bu sefer.Bir takım kağıtlar, iğneler, raporlar...O anlamıyordu, ona yarışmayla alakalı olduğu söyleniyordu ve daha da iyi olacağı söylendikçe korkusuzca teslim ediyordu kendini beyaz önlüklere.En büyük destekçilerini de oradan buluyordu.Yan odalardaki arkadaşları yarışma günü onu destekleyeceklerine söz veriyorlardı.
 Fakat son aylarda çikolatayı aldıktan sonra o ablasının gözlerinin içindeki ışığın gitgide azaldığını hissetmeye başladı.Annesi kontrolden eve geldiğinde her zaman ağlıyordu ama Lal nedenini sorduğunda sürekli bahane uyduruyordu ve sen spora devam et asla hedeflerinden vazgeçme dediğini duyuyordu.Sonrasında annesi her zaman yaptığı gibi defterini açıp yine ona gömülüyordu.
 Aylar geçti, günler geçti yarışmadan önceki son bir haftaya girdi.Yarışmaya girmediği her gün ona huzursuzluk katıyordu sadece yarışmayı kazanmak istiyordu, o yarış gününün sabahına uyanmayı, sularda balık gibi süzülmeyi ve kupayı havaya kaldırışı...
 Yarışma günü geldi, sabah uyandı ve beyaz önlüklü ablasına gitti ailesiyle yine.Şekerini aldı, çikolatasını da koydu cebine.Her haftaki rutinini tamamladı ve eve geçti, mayolarını giydirdi annesi.
Annesi yine çekildi odasına ve defterine yazdı "Bugün son mu şimdi?"Annesi o gün gözyaşlarına boğuldu adeta ama kızına yarışmanın heyecanından olduğunu söyleyip geçiştirdi.
 Atladılar arabaya, yola çıktılar.Yarışmacıların hazır olduğu andan itibaren anonslar yapıldı Lal de diğer rakipleri gibi yerini aldı.Anne ve babası gözü dolu onu izliyordu.Atladı suya, kulaç attı, attı, attı.Bitirme düğmesine bastı, kafasını kaldırdı.Gözlerini açtı ve birinci sırada adının yazdığını gördü.Heyecandan eli ayağına dolandı.Gülüşler, bağrış, çağrışlar, tebrik mesajları yağdı.Kupa töreninide kupayı kaldırdı, resimler çektirdi.Ama bir eksiklik vardı.Anne ve babasını göremiyordu.Gerçekten yoklardı.Herkes dağıldı, Lal bir kenarda kaldı tek başına.Çok beklemedi, uzaktan babasını gördü.Koştu, sarıldılar, tebrik etti babası onu.Ama babasının gözü kıpkırmızıydı, telaşlı haliyle, sevinç mi üzüntü mü ne oluyordu anlamadı Lal.Kupayı babasına verip "Sporu hiçbir zaman bırakmadım, bak beni nerelere getirdi." dedi.Babası onun başını öptü, kokusunu içine çekti.
 Bir kaç gün sonrasındaki tabloya kimse inanamadı.Lal'in bunu idrak etmesi zordu babası ondan sakladı bir süre.Hep sordu o günden sonra babasına, Annem nerede?Ama cevabı alamadı.Alamadığı her dakika düşüncelere dalıp, uzaklaştı.
 Büyüdü, koskocaman bir yüzücü oldu.Yüzmede altın madalyalar kazandı, kupalar kazandı.Bol bol yeni sporcularla tanıştı, konuştu, hepsinden sporun onların hayatındaki yerinin ne kadar önemli olduğuyla ilgili mesajlar aldı, asla hiçbirini unutmadı.
 Bir gün eve geldiğinde küçüklüğünden beri saklı olan sandığa gözü bu sefer çok farklı çarptı.Kararsız kaldı açıp açmamak arasında.Ama yıllar geçmişti ve çocuk değildi artık diye düşünüp elini attı sandığın kilidine.Açtı ve bir notla kalakaldı."Lal" yazıyordu sadece notta.Altında da bir defter.Açti Lal defteri, okudu, okudu, ağlamaktan gözleri yandı, kızardı.Gözyaşları sel oldu, dayanamadı.En sonki sayfadaki tarih yarışmanın tarihiydi ve  şu sözler yazılıydı,
 "Yıllar önce, o bebekken kolu alınmak zorunda kaldığı günden beri ona bakmaya kıyamıyorum.Şimdi de beyninde bir tane varmış saatli bomba gibi.Her an patlamaya hazır.Onu ne zaman kaybedeceğini bile bilmemek beni kahrediyor.Yıllar boyu onu dışladılar eksikliği yüzüne vurmaya çalıştılar ama benim kızım hiçbirini dinlemedi, tek amacı spordu, yüzmedeki o yarışmaydı.Ben eminim o yapacak, kupa en çok onun eline yakışacak.Ama onu ne zaman rutin tedavisine götürsek, ben de tedavimi oluyordum aslında.O bunu hiçbir zaman bilmeyecek ben yaşarken.Bugün doktorum son saatlerimin yaklaştığını bana söyledi ve şuan kızımın yarışmasına gitmek için hazırlanıyoruz.Onu, hayalleri ve yüzme tutkusu sağlığına kavuşturuyor, daha dinç tutuyor en azından.Ben mi? Benimkisi biraz daha çaresiz diyelim.Kızım mutlu olsun.Bu satırları okuyorsan kızım, bil ki ben senin hep en büyük destekçinim, senin kazandığını görsem de göremesem de en büyük taraftarın benim."Hep hedeflerinin peşinden git, seni hiçbir şey yıldıramayacak!"

 Lal bunları okuduğu günden sonra spor tesisleri kurdurdu birçok şehire.Ve gittiği, katıldığı her konferansta, şu sözleriyle bitirdi konuşmasını,
"Hep hayallerinizin peşinden gidin.Tutkunuzu asla bırakmayın, sizi her şeye karşı yaşatacak, tüm kuralları bozacak şey odur.En büyük destekçilerinizin değerini asla kaybetmeyin, hayattayken destekleriyle onları gururlandırın.Sizi hiçbir şey yıldıramayacak!"

                                                                                                            Fatma Pınar ÜNER

19 Ocak 2017 Perşembe

SEN DE YARDIM ET


 Yardım etmek… O yardımı yapanda da, yardımı alanda da bir çift gülüş, sıcacık bir mutluluk belki de o mutluluk sonucu oluşan bir kaç çift göz yaşı bırakır. 
 Kalbin kocaman olmalı yardım yapmak için.Geri dönüş beklemeden, sanki yardımı yapmışsın ama bunu sen bile bilmiyormuşsun gibi davranmalısın.Böbürlenmek, illa da kendini göstermek bu gönüllü işte yapılabilecek en gönülsüz iş olur.Bir iyilik yapılıyorsa O iyiliği yapan ve iyilikten nasibini alanlar  arasındaki mutluluk dünyaya bedel olur.O iki taraf arasındaki en temiz, en saf mutluluk… Hayatım boyunca elimden geldiğince gönüllü projelere katılmak, bir parçacık yardımımı ihtiyaç sahiplerine iletmek hedeflerimden biri olmuştur ve böyle de devam edecek.Düşünsenize karşınızda sizden kocaman masum gözleriyle bir parça ekmek isteyen ayağı yalın, saçı başı dağılmış bir çocuk.Ve size avucunu açmış, sizden yardım beklemekte.Belki de o yemeği alıp sadece kendisinin değil, ailesindeki kardeşlerinin de karnını doyuracak, en azından doyurmasa bile boğazlarından bir kaç parça ekmek geçecek.Bu tabloya bir çoğumuz rastlıyoruz her gün.
 Bir iki hafta önce okuldan servisle dönerken camdan bakıyordum.Bir kız çocuğuna gözüm takıldı.Sımsıcak poğaça kokuları gelen, istemediğiniz kadar şekerlemelerle, kurabiyelerle dolu bir fırın önündeydi.Ama o açtı, gözüne bakınca anlayabiliyordunuz.Ama hala o içindeki mutluluk, çocuk masumluğu her çocuktaki gibi aynıydı, o masumluğa aç değildi çünkü.Daha sonra elindeki ekmeği ve ayranı gördüm.Karşıdaki restorandan vermiş olmalılar.Ve asıl canımı acıtan, bana dokunan şey bunu babasına verişiydi.Babasıyla paylaşması tabi ki güzel, aynı anda göz göze diz dize bir parça ekmeği bölüp paylaşmak.Fakat o anda dünya bence onlar için tersine dönmüştü.Bir baba çalışıp, kazanıp çocuğuna ekmek, su, şeker almalıyken, çocuk babasına getiriyordu kazandığını.Belki restorandan belki de sattığı mendillerden kim bilir?
 Bu tarz örneklerden daha çok bahsedebilirim daha bu genç hayatımda şahit olduğum.Ama bu yazıda paylaşmanın verdiği mutluluk, bizlere kazandırdığı şanslar ve yepyeni dünyalara açılan kapılardan bahsedeceğim.
 Okulum, Saint Joseph Fransız Lisesi bir sosyal yardım projesi düzenledi bu sene her sene de olduğu gibi.Bu fikirler okulumuzun sosyal yardım kulübünde olan öğrencilerin parlak zekalarından, temiz yüreklerinden çıkıp öğretmenlerin yönetmeleriyle harmanlanıyor ve son şeklini alıp afişlerle tüm okula yayılıyor.Gönüllü öğrenciler ise oldukça ilgi gösterme peşinde oluyor.Bu senenin konusu oyuncağa ihtiyacı olan, içinde tertemiz suratların, minicik ellerin, saf yüreklerin bulunduğu Esentepe’de bir anaokuluna oyuncak yardımı.Okulumun belirli bölgelerinde bulunan, oyuncak ayıları, oyuncak bebekleri bekleyen sepetlere koyuluyor ve burada toplanıyor ihtiyaç sahibi olan miniklere gidecek hediyeler.Sonrası daha eğlenceli aslında.Bu oyuncakların özel imalat olan devasa, usta ellerce yapılmış bir kutuya konulması planlanıyor.O kutunun içini hayal ettiğinizi şuan hissedebiliyorum.O kutunun her bir boşluğunu kiminin yıllardır yatağında birlikte uyuduğu ayıcık, yemek yemesi için annesi tarafından eline sıkıştırılan araba, özene bezene saçını taradığı kız bebek dolduracak… O kutunun anaokuluna vardığı anı ve çocukların onu açtığı anı getirin şimdi de aklınıza.O anda onlarca küçük suratın kutunun etrafına toplanacak olması, bağırış çağırışlar, en iyi oyuncağa sahip olma uğrunda koşarken birbirlerini itişleri.Oyuncağına kavuşan tatlış çocukların yüzlerinde oluşacak tarif edilemez mutluluk, içlerinden size teşekkür edişleri, o çocukların ailelerinin çocuklarında gördüğü sevinç ailelerini de memnun edecek.
 Yazımın başlarında yardım iki tarafı da mutlu eder, iki tarafa da mutlaka çeşitli kazanımlar sağlar demiştim.Minik öğrencilere eğlence, sevinç, mutlululuk katarken, bu sayede yardımı yapan bizlere de mutluluk, huzur, dünyayı  farklı açılardan görebilme yeteneği belki de duygusallığımız ağır basıyorsa ufak bir göz dolması katacak.Yardım projelerinde emeği geçenler çok değerli bir yere sahip olur benim için.Hem benim için, hem de bu süreçte yardımı alanlar için.
 Fikrimizi paylaşarak yeni arkadaşlıklar ediniriz, kendi düşüncemize, kafa yapımıza uygun insanlarla birlik oluruz, birbirimize destek çıkarız.Ama en büyük desteği kendi vicdanımızdan alırız.Saf duyguların barındığı temiz yürek taşımak herkese göre olan bir şey değil.Bunu becerebilenlerle çalışırsak ve planlar üretirsek sonucunun mükemmel olduğunu da yaşayarak görürüz.
 Hayatınızda en az bir kişiyi güldürebilmeniz, size bakan koca gözlerinin içindeki sevinci hissedebilmeniz ve içinizdeki samimiyeti kaybetmemeniz dileğimle…

                                                                                                                         
                                                                                                                                             Fatma Pınar ÜNER

13 Ocak 2017 Cuma

Anlık Hayat

Bir gülüşe, bir bakışa, bir çift söze bakar hayat.Anlık yaşamalı onu.Her saniyesine şükretmeyi bilerek, ondan sonuna kadar tad alarak.
 Kimi zaman düşeriz, en dibi buluruz belki de.Sanki tüm kapılar kapanmış gelir bize.Anahtarını kaybetmişçesine, şaşkınca kalırız.O an yanımızda kimse olmaz, sadece kendi nefesimizi duyarız, göğsümüzün hızlıca inip kalkışını, belki de alnımızdan düşen iki boncuk teri hissederiz.Böyle zamanlar kimin başına gelmemiştir ki? İnsanız ne yapsak ne etsek de kötü vakitler olur koca hayatımızda.
 Koca kelimesi doğru olur mu ki? Kısa bir hayat gibi tasvir eder genelde yaşını almış nenelerimiz, dedelerimiz.Onların öğütlerini duymayan var mıdır aranızda? Kimi zaman onların gençliklerine dönmeyi istediklerine de rastlarız sözlerinde.Biri eski genç ve güzel haline geri dönüp zamanını daha verimli kullanmak istediğini söylerken, başka bir tontonumuz da eski enerjik halini geri getirmeyi ister.Ama hepsi geriye dönüş olmayacağını bilir, eskiyi yad ettikten sonra ufak bir hüzün kaplar içlerini.
 Biz de bundan belli bir süre sonra şimdiki zamanlarımızı hatırlayıp güleceğiz, üzüleceğiz, keşke diyeceğiz belki de.Ben keşke lafını sevmem.Anı yaşayıp, hayatı bir ucundan yakalamamız gerektiğini düşünürüm.Çünkü göz açıp kapatıncaya kadar geçen kısa bir sürede yaşanır hayat.
 O bir anlar anlam katar bize.Bazı anlar vardır ki asla bitmesin, tekrar tekrar başa sarılsın da bir daha yaşansın diye düşündürür insanı.Böyle böyle düşe kalka geçiririz vakitlerimizi işte.Her düşüşten bir şey öğrenmek herkesin harcı değil hele ki bi hatayı bidaha yapmamak.Zor işler bunlar.Hayatın da zorluğu buradan gelse gerek.
 Bir bakış bazen ısıtır içini insanın, o bakışta içi dışarı çıkacak gibi olur, belki hafiften başı döner, sersemler ve belki de hayat kısa bir süreliğine durur o anlarda onun için.Sözlerle anlatamaz, yaşamak gerek o anları işte.Hatta o anlara sımsıkı tutunmak ve asla bırakmamak gerekli.Ya bir gülüş? Bir çift söze bedel olur mu hiç?Olur.Hatta kimi zaman da oldurmak lazım.
 Hayat kısa, mutlu olmanın yollarını bulmalı ve hayatı nasıl yaşamak istiyorsak o şekilde, ne hissetmek istiyorsak korkmadan hissederek, ne söylemek istiyorsak cesurca söyleyerek yaşamalıyız.
 Hayat o minik anlarda yaşanır aslında.O anlara sahip çıkan da kazanır bu hayatta.

                                                                                   Fatma Pınar ÜNER